16/11/2005 - mucizeler
MUCİZELER
 Kuran-ıKerim55Rahman37: Gök yarılıp da erimiş yağ gibi kıpkırmızı bir gül olduğu zaman. Amerikan Uzay Araştırma merkezinin (NASA) en son teknolojiyle yaptığı teleskoplarla Samanyolu gezegeninden sonra evrende elde ettiği en son görüntüdür.
|
 Arılar yaptığı bir peteğe yaratıcıları "ALLAH"IN cc ismini Arapça ile الله şeklinde yazarak vaaz ediyorlar. Türkiye'de bulunmuş.
|
|
 Almanya'da bulunan bu yolun sağında Arapça ile İslam inancının göstergesi Kelime-i Şahâdetin Lâ ilâhe illallâh (Allah'tan başka ilah yoktur) kısmı Arapça ile لا اله الا الله şeklinde, solunda ise Muhammedün rasûlullâh (Muhammed onun peygamberidir) Arapça ile محمد رسول الله şeklinde yazıyor.
|
|
Rükûda insan şeklindeki ağaç 1993 yılında Australia Sydney de bulunmuş ve bütün Müslümanların namaz kılarken yönlerini Kabe'ye döndüğü gibi yüzü Kabe yönünde. |
|
 "Bu resim İsrailoğulları'nın başlarındaki zalim Mısır Firavun'u II. Ramses'in cesedinin resmidir. İngiltere - Londra British müzesinde bulunmaktadır. Süveyş kanalı açılırken denizin kenarında küçük bir tepecikte bulunmuş ve Londra'ya getirilmiştir. ALLAH (c.c) Resulu Hz. Musa'nın zamanında ilahlık iddiasında bulunan Firavun'un ölümünden 3 bin sene geçmesine rağmen Allah'ın (c.c) Kur'ân-ıKerîm10-YUNUS 92- Biz de bugün senin bedenini arkandan gelenlere bir ibret olsun diye kurtaracağız... buyurduğu gibi cesedini ibret olması için çürütmemiştir. Elleri ve ayakları ölüm anında olduğu gibi secde eder vaziyettedir
Dağların Hareket Etmesi İnsanın Doğumu Yaratılıştaki Çiftler Evrenin Genişlemesi Parmak İzindeki Kimlik Demirdeki Sır Evrenin Varoluşu Anne Sütü Zamanın Göreceliği Göklerle Yerin Birbirinden Ayrılması Kur'an'ın Matematiksel Mucizeleri Kur'an'ın Gelecekle İlgili Haberleri Dağların Görevi Yörüngeler Yağmurdaki Ölçü Denizlerdeki Karanlık ve İç Dalgalar Dünyanın Yuvarlaklığı Korunmuş Tavan Aşılayıcı Rüzgarlar Hareketlerimizi Yönlendiren Bölge Yağmurun Oluşumu Atmosferin Katmanları Geri Döndüren Gök Denizlerin Birbirine Karışmaması |
|
|
Yorum (10) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/11/2005 - bir müslamın yirmidört saati
Bir Müslümanın yirmi dört saati
Mehmet Şevket Eygi, Milli Gazete, 06.08.2005
(1) Güneşin doğmasından bir saat kadar önce uyanır, abdest alır, sabah namazını kılar. Hür ve mukim erkekler, yakındaki camiye giderek bu ibadeti cemaatle eda ederler. (2) Sabah kahvaltısı... (3) İşine, okuluna, nereye gidecekse oraya gider. (4) Ne iş yapıyorsa, “en iyi, en güzel, en doğru” şekilde yapar. Asla ihmalkârlık, kaytarıcılık yapmaz, vazifesini savsaklamaz. Müslüman her ne yaparsa yapsın Allah’a yapar gibi yapar. (5) Öğle tatili... Gerekenden fazla yememek şartıyla öğlen yemeğini yer. Bedeni ağır iş yapıyorsa, vücudunu ayakta tutacak kadar kalori alır, doyduktan sonra yemez. Oburluk, pisboğazlık, mide-perestlik haramdır. (6) Öğle namazını kılar. Namaz, iş saatlerine denk geliyorsa, işçi veya memur, namazı bahane ederek vazifesini savsaklamaz. (7) Öğleden sonra çalışmasına devam eder. (8) İkindi namazını kılar. (9) Evine döner. (10) Akşam yemeği: Geceleyin hazmı (sindirimi) zor olacağından ve sağlığa zarar vereceğinden ağır yemekler yemez. Müslüman her hal ü kârda, yemek için yaşamaz, yaşamak için yer. (11) Mevsimine göre, vaktinde akşam namazını eda eder. (12) Yemekten sonra çayını içerken en az bir saat faydalı, kıymetli kitap okur. Kitap okumayan, kültürünü arttırmaya çalışmayan kimse medenî bir insan değildir. İsterse çok zengin olsun. (13)Yatsı namazını camide eda eder. (14) Yaz aylarında, geceler kısa olduğu için yatsıdan sonra yatağa girer ve uyur.
Günlük hayatında Müslüman nelere dikkat edecektir:
TELEVİZYON SEYRETMEK: Televizyon programları dine, Şeriata, ahlâka, fazilete, bilgeliğe uygunsa, aşırı kaçmamak şartıyla bir miktar seyredebilir. Bu dediğim, sıradan insanlar içindir... Müslüman, İslâm dininin kesin olarak yasakladığı, haram kıldığı açık saçık, şehvetli karıları, içki sofralarını, fuhşiyyat sahnelerini, kumar eğlencelerini, bin türlü azgınlığı asla seyredemez. “Bunları seyretmek caizdir, bunları seyretmek, bu seyirle eğlenmek, keyiflenmek sakıncalı değildir, caizdir” diyenlerin imanları tehlikeye girer.
İHTİYAÇLARIN GİDERİLMESİ: Müslüman asla israfa, lükse, aşırı tüketime, gösterişe kapılmaz. Bunları dinimiz haram kılmıştır. Din ve iman kardeşlerinin milyonlarcası sefalet, sıkıntı, açlık, perişanlık içindeyken kendisi Nemrud, Firavun, Neron, Şeddad gibi lüks yemekler yiyen, lüks bir hayat süren kimseler fâsık, fâcir, gafil, vicdansız insanlardır. Müslümana yakışan mütevâzı olmak, orta halli bir hayat sürmektir. Bu dediğim avam içindir, mânevî derecesi yüksek olan Müslümanların bu konuda daha sıkı olmaları gerekir...Müslüman hiçbir zaman meskenleri, mobilyaları, evdeki cihazları, otomobilleri; kendisine değer ve üstünlük kazandıran şeyler olarak görmez. Vicdanlı, akıllı, namuslu, şuurlu, insaflı bir Müslüman 20-30 bin dolarlık bir otomobilden daha pahalısını almaz. “Benim param var, canımın istediği pahalı otomobili alırım” mı diyorsun? Unutma ki, Allah’a hesap vereceksin.
LİSANINI KÖTÜLÜKLERDEN KORUMAK: Müslüman mutlak bir hürriyete sahip değildir. Müslüman, hürriyet var, canımın istediğini söylerim, yazarım diyemez. Lisan afetleri vardır, bunlar İmam-ı Birgivî Hazretlerinin “Tarikat-i Muhammediye” adlı çok önemli, çok mübarek, çok kurtarıcı kitabında yazılıdır. Okur öğrenirsiniz. Müslüman lüzumsuz, faydasız lâf etmez. Gevezelikten, zevzeklikten, mâlâyâni söz etmekten kaçınır. Söylerse hayır söyler, yoksa susar.
GÖZLERİNİ GAYR-İ MEŞRU BAKIŞLARDAN KORUMAK: Müslüman gözlerinden, baktığı şeylerden sorumludur. Kendi annesinin, karısının, kız kardeşinin iffetini, namusunu, şerefini, haysiyetini nasıl koruyorsa, başka kadınlarınkini de korumakla yükümlüdür.
KULAKLARIN KORUNMASI: Zamanımızda müzik, son derece bayağılaşmış ve yaygın hale gelmiştir. Siz çalmazsanız, başkalarının çaldığını dinlemek zorunda kalıyorsunuz. Müslüman, elinden geldiği derecede kötü müzikten uzak durur. Kötü müzik ne demektir? İnsanın kafasını şişiren, kişiyi azdıran, şehvete ve ahlâksızlığa teşvik eden, kalitesiz musikidir. Bir çiftlikte tavuklara rock müziği dinletmişler, hayvancağızlar önce yumurtayı azaltmış, sonra durgunlaşmış, hastalanmış, sonunda ölmüşler... Kötü müzik dinletilen ineklerin sütü azalıyormuş. Aklı olanlara bu örnekler yeter.
HİÇ HATIRDAN ÇIKARTILMAYACAK İSLÂMÎ BİR PRENSİP: Resulûllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır” buyurmuştur. Müslüman her gününün, bir önceki günden daha hayırlı olması için çalışacaktır. Daha fazla ibadet edecek, daha fazla hayır hasenat yapacak, daha fazla sadaka verecek, ilmini, kültürünü arttıracak, nefsiyle yaptığı cihatta ileriye gidecektir.
MÜSLÜMAN, İSLÂM’A UYAN KİMSEDİR: Evinde, işinde, yeme ve içmesinde, kılık kıyafetinde, konuşmasında İslâm’ın emirlerini, yasaklarını, tavsiyelerini göz önünde bulundurmak gerekir. Yaptığın her iş için “Yüce Allah bundan razı olur mu?”, “Bundan dolayı bana gücenir ve gazap eder mi; Sevgili Peygamberimiz benim bu yaptığım işi beğenir mi, yoksa beğenmez mi?..” diye düşünmek gerekir.
MERHAMETLİ OLMAK: İslâm bilgeliğinin temel kurallarından biri, “Merhamet etmeyene merhamet edilmez”dir. O halde, Müslüman insanlara, hayvanlara, bitkilere, hatta topraklara, taşlara, sulara bile merhametli olacaktır.
DİNÎ KONULARDA TÂVİZ (ÖDÜN) VERMEMEK: İslâm dinini insanlar ortaya koymamıştır, din Allah’ındır. Binaenaleyh dinin kesin kurallarında, hükümlerinde, müesseselerinde bizim değişiklik yapmaya, bunlardan ödün vermeye hakkımız yoktur. Bunları elimizden geldiği, gücümüzün yettiği kadar hayatımıza ve hayata uygulamaya çalışırız. Yapamıyorsak, eksikliğimizi biliriz. Müslüman, asla dini kendisine, hayata uydurmaya çalışmaz. Asıl olan, kendisini ve hayatını dine uydurmaktır.
YASAKLARDAN, GÜNAHLARDAN, İSYANLARDAN, AZGINLIKLARDAN KESİNLİKLE UZAK DURMAK: İslâm dini ribayı mutlak surette yasak ve haram kılmıştır.Binaenaleyh ribadan ve ribaya benzeyen ticarî, iktisadî muamelelerden uzak durmak gerekir. Yine dinimiz bazı alışverişleri bâtıl saymıştır, bunlardan da uzak olmamız gerekir.
TARTIŞMAMAK: İmam-ı Gazalî Hazretleri, bir şık dışında tartışmayı uygun görmemektedir. Cahillerle, azgınlarla, aşırılarla, beyni yıkanmışlarla tartışmak boştur, faydasızdır.Müslüman tartışmak yerine, iyi bir örnek ve model olmayı tercih etmelidir. Ona bakan, onda İslâmiyet’in güzelliklerini ve üstünlüğünü görsün. Kal (dil) ile değil, hal ile propaganda yapmalıdır.
FİTNE VE FESADA SEBEBİYET VERECEK HER ŞEYDEN UZAK DURMAK: Peygamberimiz “Fitne uykudadır, uyandırana lanet olsun” buyurmuşlardır. Din konusunda aptalca çıkışlardan, geri zekâlıca nümayişlerden, lüzumsuz gösterilerden kaçınılmalıdır.
EN BÜYÜK DÜŞMAN: Müslüman, en büyük düşmanının kendi nefs-i emmaresi olduğunu, bir an bile hatırından çıkartmamalıdır. Düşmanını görmek isteyen aynaya baksın.
Âhir zamanda yaşıyoruz, Peygamberimiz âhir zamanda İslâm Şeriatını yaşamanın, Sünnet’e uymanın “avucunda kor tutmak” kadar zor olduğunu haber vermiştir. Müslüman, İslâm’a ve Şeriat’a uyarken, dinini yaşarken birtakım sıkıntılar çekecektir, bunlar Allah’ın bir imtihanıdır, sabrederse, doğru yoldan ayrılmazsa çok büyük mükâfatlara nail olacak, ebedî mutluluk kazanacaktır.
Çok dikkat edilmesi gereken bir husus: Vicdanlı, şuurlu, vasıflı, haysiyetli, namuslu, şerefli, hikmetli bir Müslüman, kendisi asla din sömürüsü yapmadığı gibi, din sömürüsü yapan alçak ve rezillerden uzak duracaktır ve onları asla desteklemeyecektir. Din sömürüsü yapanları desteklemek, dinin yıkılması için çalışmak demektir.Böyle bir gaflete ve felâkete düşmekten Allah’a sığınırız.
|
|
Yorum (8) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/11/2005 - Hz Ömer in adaleti
ADALET VE TEVAZU
Emevi halifelerinin büyüğü Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, devlet başkanlığı sırasında kul hakkı ve sosyal adalet hususunda çok titiz davranırdı. Gece çalışmalarında ayrı işlere tahsis ettiği iki kandili vardı. Bunlardan birini kendi özel işleriyle ilgili notları yazarken kullanır, öbürünü ise devlet ve millet işleriyle ilgili yazışmalarda kullanırdı. Halife, birden fazla gömleği olmayan, varlıksız biriydi.
Yakınlarından birisi Ömer b. Abdülaziz'e bir elma hediye göndermişti. O da elmayı biraz kokladıktan sonra sahibine geri gönderdi. Elmayı geri götüren görevliye şöyle dedi:
- Ona de ki, elma yerini bulmuştur.
Fakat görevli itiraz edecek oldu:
- Ey müminlerin başkanı! Rasulullah Aleyhisselâm hediye kabul ederdi. Bu elmayı gönderen de senin yakınlarındandır.
Halife cevap verdi:
- Evet ama, Rasulullah s.a.v.'e verilen hediye idi. Bize gelince, bize verilen hediyeler rüşvet olur.
Valilerin maaşlarını çok bol verirdi. Sebebini şöyle açıklardı:
- Valiler para sıkıntısı çekmezler, bütün ihtiyaçları karşılanırsa, kendilerini halkın işlerine vakfederler.
Bir gece halifenin yanında bir misafiri vardı. Kandilin yakıtı tükenmişti. Misafir dedi ki:
- Hizmetçiyi uyandıralım da kandilin yağını koyuversin.
- Hayır, bırak onu uyusun. Ben ona iki ayrı işi yaptırmak istemem.
- Öyleyse ben kalkıp kandile yağ koyayım.
- Olmaz, misafire iş gördürmek yiğitlikten sayılmaz.
Kendisi kalktı, kandilin yağını koyup yerine döndü ve şöyle dedi:
- Ben kalkıp iş yaparken de Ömer'dim; gelip oturdum, yine aynı Ömer'im.
İki buçuk yıllık halifelik döneminde İslâm aleminde adaleti hakim kılmıştı. Büyük dedesi Hz. Ömer r.a. gibi adalet ve basiret sahibiydi. Henüz kırk yaşlarında iken onu çekemeyenler tarafından bin dinar altın para karşılığında hizmetçisi eliyle zehirlenmişti. Hizmetçisi suçunu itiraf ettiğinde, Ömer b. Abdülaziz, paraları adamdan alarak devlet hazinesine koymuş, kendisini serbest bırakmış, öldürülmekten kurtulması için de kaçmasını söylemişti.
|
|
Yorum (16) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
20/7/2005 - kimsesizlik duygusu
Yalnızlık ve kimsesizlik duygusu Kendi yalnızlığımı keşfettiğim bir gündü. Daha doğrusu kendimle olan yalnızlığımı gördüğüm ilk gündü… İnsanlarla dolup taşan bu dünyanın içinde yalnız kalmak garip olsa da ben kendi yalnızlığımı yaşamaktaydım. Oysa onca zaman kalabalıkların arasındaki gizli yalnızlığım beni yanıltmıştı. Şimdi yalnızım, yapayalnız, kimsesiz ve çaresiz. Bu duyguyu taşımak o kadar ağır geliyor ki… Ne yapmalı, nasıl yenmeliydim bu duyguyu? Peki, ama bunca zaman beni kahreden bu duygu, yalnızlık mıydı yoksa kimsesizlik mi? Ben mi insanlardan uzaklaşmıştım yoksa insanlar mı benden? Sanki yok gibiydim, varlığımı hissedemiyordum. Benim yalnızlığım varoluşumdaki gerçeği görememekten mi ileri geliyordu yoksa? Öyleyse önce varoluşumdaki gerçeği yakalamalıydım, yani kendimi bulmalıydım. Yalnızlığın limanına sığınmış, kalabalıkların arasında kaybolduğumu sandığım bir anda elimden tutup beni bu duygudan kurtaracak bir ses duymuştum: "İşte burada yalnızlık gömülmeli! Yalnızlık dediğin nedir? Uzat ellerini uzatabildiğin kadar uzaklara ve aç artık gözlerini, bak bakabildiğin kadar derinlere. İşte o vakit yalnız kalmadığını, yalnız olmadığını göreceksin. Her nefes alıp verişinde, attığın her adımda, her yürek atışında bir sen var senden ötede. Onu bulduğunda göreceksin yalnız olmadığını. Akan güzel, giden güzel. Bir ömür akıyor her gün, giden ömür güzel. Hayatta ne oluyorsa o güzel. Belki de ölüm bunun için güzel." Ölümü dahi Allah'a kavuşmak olarak algılayabilmek. Hayatta her şey olabilir, çünkü burası dünya ve yalan değil; şu anda biz buradayız ve bu gerçek, diyordu bir ses. Peki, ama kimdi bu sesin sahibi? Yalnızlığın limanına sığındığım, kaybolduğumu sandığım bir anda karşıma çıkan ve haykırışlarıyla ruhumu uyandıran bu sesin sahibi kimdi? Ruhum dirilişe durmuştu âdeta. Hayatıma öyle bir anda girmişti ki, çabuk ve âniden. Ben daha onu tanımadan o beni tanımıştı ve anlamaya çalışmıştı. Sonra da beni bana anlatmaya başlamıştı. Beni hiç kimse bu kadar tanıyamaz, böyle tanımlayamaz, anlatamazdı. Ben, kendi yokluğumu sorgularken, yok olmadığımı ve hiçbir şeyin yok olmayacağını; fakat dünya dediğimiz bu âlemde her şeyin olabileceğini söyleyen bir sesti bu… Bu dünyanın ve içindeki canlı–cansız tüm varlıkların gerçek oluşunu anlatıyordu. Aslında bu yokluk, kendimi onca kalabalığın arasında yalnız ve kimsesiz görmemdi ve ben bu yokluk duygusundan kurtulmalıydım. Bana bir güç lâzımdı. Çünkü kendi gücümü göremiyordum. Her şey üzerime geliyordu, hiçbirini kabul edemiyordum. Dış dünya ile ruhum arasına kırılması âdeta? imkânsız olan bir kabuk oluşturmuştum. Tüm kapılarımı insanlara kapatmış ve her bir kilidini uçsuz bucaksız deryalara atmıştım. Kendi yalnızlığımda bocalamayı tercih etmiş ve kaçmıştım diğer tüm varlıklardan. İnsan bazen tam uç noktalarda gezinir de kendi eliyle kendisini ateşe atar ya… İşte benimkisi de öyle bir andı. Ölüme koşan insanlar gibi en uçlarda, uçurumun en uç çizgilerinde geziniyordum. Belki de tarif ettiğimden daha ağır bir anda çıkıvermişti o esrarengiz ses ve uyandırmıştı uyuyan ruhumu. O sesle keşfetmiştim kendimi. Sonra tüm âlemi… Ve öyle bir yol açmıştı ki: "Sonu belli, başı belli."
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
20/7/2005 - Âlem senin
Âlem senin içinde gizli
Kendi gücümü görememek, hep başkalarında güç aramak, ancak birisine yaslandığımda güçlü olmak, o yanımda olunca cesaretlenmek, o varken güvende olmak, huzurlu olmak; fakat o olmadığında alt–üst olmak, başkasına endeksli bir hayattı. Oysa böyle bir hayatın içinde kendi gücümü göremeyerek basit bir yaşamın zor yanlarında ezilmekteydim. Kendi gücümü keşfederek kendimi tanımalıydım ve asıl gücün Allah'tan geldiğini hiçbir zaman unutmamalıydım. Ve şöyle devam etmişti arkadaşım: "Ben kimim? sorusunun cevabını vermelisin kendine. Yani her şey sana bağlı. Her şey sende gizli. Hiç kimse sana sende olmayanı veremez. Bu nedenle sen, sende olanı bulmalı; bulman gerekenleri sen, yine kendinde aramalısın. Sen istedikten sonra sana kim engel olabilir? Hele bu isteğin bir de Allah'ın rızasını kazanmak içinse ve O'nun yolunda atılacak olan bir adımsa, sana kim engel olabilir? Dualarım her zaman seninle; lâkin duayla iş bitmez. Önce sen ne yapmak istediğine karar vermelisin, gitmek istediğin yolu iyi bilmeli ve karşına çıkacak olan zorluklara önceden hazır olmalısın. Mazeretlerle, savunmalarla, gerekçelerle çıkmamalısın bu yolculuğa. Zira senin bu yolculuğun, kendi ruhuna ulaşmak için yaptığın bir yolculuktur. Uyandırmalısın uyuyan ruhunu ve keşfetmelisin kendini, sonra tüm âlemi. İnsan âlemdir, âlem senin içinde gizli…" Ben kararımı vermiştim: Kendime yepyeni bir hayat kuracak ve kendim olarak yaşayacaktım. Yani bir "Kul" olarak. Ve kendi gücümü böyle görecektim. Aslında şu anda bile beni yürüten, koşturan, nefes alıp verişimi anlamlı kılan bir güç vardı. Neden koşmak istiyordum? Neden daha anlamlı bir hayat arzuluyordum? Nefes alıp verişim nasıl bu kadar değer kazanmıştı? Biliyordum, adımlarımın, hangi yöne gideceği belli olmayan kaypak yollarda asılı olduğunu. Biliyordum, gittiği yerleri bilememenin ne demek olduğunu… Hep biri ya da birilerine takılıp kalmanın, yalan–yanlış yollarda olmanın, doğru ve güzel olandan uzak olmanın ne demek olduğunu ve sonucunun nereye vardığını biliyordum. Güzel olana, doğru olana koşmak için hiçbir mücadelemin, tüm bunları gerçekleştirmek için hiçbir hedefimin olmayışı, acı veriyordu bana. Yaşamak sadece nefes alıp vermekten ibaret değildi. Hayat için bir mücadelem yoktu ki, yaşamım anlam dolu olabilsin. Bana bu hayatı ve nefes almayı, yaşamı sunan Rabbime karşı uzaktım. Yüce Rabbime yabancı bir hâlde yaşamak bana ağır gelmişti. Ve O'na doğru yürüdüğümde yollarımın tek ve eşsiz olacağını anlamaya başlamıştım. Sapık ve inkârcı yollardan uzak, Allah'a ve O'nun rızasına varmak için gittiğim yolda nefes alıp vermek öyle anlamlı, öyle değerliydi ki, yürümek ne kelime; koşmak, uçmak istiyordum artık. Ruhum uyanmıştı uyanmasına; fakat asıl önemli olan onu uyutmamak, her an canlı tutmaktı.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
20/7/2005 - İnandıkları gibi
İnandıkları gibi yaşamayanlar, yaşadıklarına inanırlar
Hayata karşı gücüm yoktu. Kırılgan ve zayıftım. Her şeyin kendiliğinden olacağını sanıyordum. Yaşama gerekçem yoktu. Anlamsız ve sıradan bir hayatın içerisindeydim. Nefes almak, yemek içmek, yatmak, oturmak… vs. Hayat bundan ibaret olamazdı. Hedeflerim vardı, ulaştığım veya ulaşamadığım isteklerim vardı; lâkin bir şeyler eksikti. Hep ulaştığımı sandığım hedeflerimin sonunda bile bir eksiklik duyuyordum. Neydi bu yokluğunu derinden hissettiğim şey? Yapacağım ilk şey, atacağım ilk adım, inanmaktı. Ruhumun uyanışıyla bunu görmüştüm. Yolun başını ve o yolda nasıl gidilerek nereye varılacağını kestirebiliyordum. İlk adım inanmaktan geçiyordu. "Neye, nasıl inanıyorsan, öyle yaşarsın." diyordu ruhumun sessiz haykırışları... "İnandıkları gibi yaşamayanların, yaşadıklarına inandıklarını" ise, başkalarından değil; kendi hayatımdan görmüştüm. Doğruydu. Hayat bana sunulmuştu. Yüce Rabbim bu hayatı bana sunmuştu ve kendi kudreti ışığında bana cüz'i irade ile bu hayat çizgisinin başını ve sonunu göstermişti. Ben, bu çizgide hayır ve şerre iradem doğrultusunda varacaktım. Eğer irademi hayır olana yöneltirsem ve doğru, hak olan yolda ilerlersem, Allahu Teâlâ'nın rızasına ulaşacak; yok eğer şer olanda ısrar edersem, Allah'ın rızasından, rahmetinden mahrum olacaktım. Rabbim bizlere hem yaşamı, hem yaşamayı, hem de bu yaşamda tadılacak olan iyi–kötü, çirkin–güzel, doğru–yanlış arasındaki seçimi yapmak için aklı, iradeyi, gücü vermiş ve sonucunda bize ödül olarak cenneti; ceza olarak da cehennemi var etmişti. Bu hâldeyken, ben her ne hâlde olursa olsun, her ne için olursa olsun, yapacak her işte önce Rabbimin takdirine sığınıp sonra da kendi iradem doğrultusunda hareket edecektim ve başladığım her işte o işi yapabileceğime, başarabileceğime inanacaktım. Hem inanmak ve o işe başlamak bitirmenin yarısı değil miydi? Öyleyse yine ilk adım; yapacağıma, başaracağıma inanmaktan geçiyordu. Bir yerlerden başlamalıydım. Bu anlamsız, bu başıboş hayat yeniden başlamalı ve baştanbaşa farklı olmalıydı. Başıboş geçen günlerin ve dakikaların hesabını verecektim. Öyleyse ilk yapacağım şey; kendime yeni, yepyeni bir sayfa açarak, özlemini çektiğim bu hayata başlamaktı. Fakat erteledikçe erteliyordum. Belki hayatımdaki yeni değişikliklerden korkuyordum. Belki de birisinin gelip bana yardım etmesini bekliyordum. O yıllarda şimdiki gibi beni destekleyen ve bana güç veren değerli bir arkadaşım yoktu; fakat henüz işin başında bile benim içinde bulunduğum bu hâlimin farkına varan saygıdeğer arkadaşım beni öyle bir uyarmıştı ki, çareyi susmakta bulmuştum ve aynı gün harekete geçmiş, yeni bir âlemin kapısını aralamıştım. Arkadaşımın yaptığı o uyarıyı iyi ki not almışım: "Sen bir adım attın Allah için. Bu adımının sonucunu görmek istiyorsan ikinci, üçüncü, beşinci ve… daha binlerce adım atmaya hazır olmalısın. Adım atmaktan korkmamalısın. Bu hâlden sonra Allah muhakkak sana yardım edecektir." demiş ve ilave etmişti: "İlle de birisinin gelip seni kurtarmasını mı bekleyeceksin? 'Sen bunu yapabilirsin', 'başarabilirsin', 'güçlü ol, azimli, kararlı ve istikrarlı ol'… demesini mi bekleyeceksin hayatın boyunca? Birisinin gelip seni kurtarmasını bekleme! Bu olgunun arkasına sığınma. Bunun adı kaçıştır. Ben, sana sadece gösterebilirim. Yeri geldiğinde en büyük yardımcın olurum; fakat senin içinde istek, azim ve kararlılık yoksa benim yapabileceğim hiçbir şey yoktur. Ne demek istediğimi sen kendin bulacak ve yaşayarak anlamlı hâle getireceksin." Evet, birilerinin gelip de beni kurtarmasını beklemek, kaçıştı elbet. Hem de koca bir kaçış: Kendimden, kendi benliğimden kendi gücümden, yani Yüce yaratıcımın bana vermiş olduğu kendi gücümden kaçıştı bu…
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
20/7/2005 - Ruhlarımızı Uyandıralım
Ruhlarımızı Uyandıralım
Uyanan ruhum bana kim olduğumu söylemekte ve kime tâbi olduğumu anlatmaktaydı. "Ben kulum, Allah'ın yoktan var ettiği, eşsiz güzellikteki dünyanın ve içindeki tüm canlı ve cansız varlıkların Rabbi olan, yaratıcısı olan Allah'ın kuluyum." Bu gerçeği yakalamak ve yeni bir hayata başlamak, benim kendimi bulmamdı.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
20/7/2005 - Bugün dünyadaki
Bugün dünyadaki son günüm
Bu dünyadaki konumum, yaratılışım, dünyaya gelişim, insan oluşum… Bunları ben istememiştim. Tüm bunlar iradem dışında meydana gelmişti. Bunlar bana Rabbimin armağanıydı, O'nun verdikleriydi. Hoşuma gitse de gitmese de; ne kadar nankörlük etsem de; şükrünü eda edemesem de tüm bunlar bana Rabbimin ben istemeden verdikleriydi. "Hoşuna gitmeyen bir şey senin hakkında hayırlı olabilir ve çok hoşuna giden bir şey de senin hakkında kötü olabilir. Yaşamında olup biten şeylerin dilediğin gibi olmasını isteme!" diyordu bana bu nimetleri veren yüce Yaratıcım. Oysa biz insanlar, hep isteklerimiz, beklentilerimiz çerçevesinde bakmaz mıyız hayata? Bitmez istekler peşinde koşup durmaz mıyız? Hep istediğimiz gibi olsun, her şey bize uygun, bize özel olsun, beklentilerimizin dışına çıkmasın demez miyiz? Nasıl oluyorsa, nasıl olacaksa öyle olmalarını istemek ne demekti? Bilmem gereken bir şey vardı. Ne kadar da dilesem, beklediğimin dışında olan çok şey vardı. O zaman önce neyi, nasıl istemem gerektiğini bilmem gerekiyordu! Nasıl istemeli ve kimden istemeli, hoş olanın sonunda kötü sonuç; kötü gibi görünenin sonunda da hayır olabiliyordu. Öyleyse korkmamalı, endişe ve üzüntü duymamalıydım. Her şeye rağmen, her durumda, ne olursa olsun, iyi de olsa, kötü de olsa hayır dilemeliydim. Ruhum uyanışa durmuştu. Yürümeye bile korktuğum bir anda ben koşuyordum âdeta?. Ruhumun ilk tattığı güzellik, varoluşumun gerçekliğiydi. Uyanan ruhum bana kim olduğumu söylemekte ve kime tâbi olduğumu anlatmaktaydı. Ne kadar bilsem de yaşamadığım, hayatıma işleyemediğim gerçeklerden haber veriyordu bana. "Ben kulum, Allah'ın yoktan var ettiği, eşsiz güzellikteki dünyanın ve içindeki tüm canlı ve cansız varlıkların Rabbi ve Yaratıcısı olan Allah'ın kuluyum." Bu gerçeği yakalamak ve yeni bir hayata başlamak, benim kendimi bulmamdı. Bana nasıl bir dünyada var olduğumu ve varoluş gayemi, bir gün nasıl yok olup gideceğimi, gidişimin varlığımı yok edeceğini değil; ebedî bir hayatın da var olduğunu ve asıl gidilecek yerin de orası olduğunu anlatmaktaydı. Ben, yalnız bu dünyaya sığınmaya çalışırken; o âlemlerin varlığından beni haberdar etmişti ve Rabbime daha yakın olacağım âlemi anlatmıştı: Cenneti… Eğer bu canı, bu yola koymazsam, karşıma çıkacak olan cehennemi de anlatmıştı. Ve daha nice bildiğim– bilmediğim, idrak edemediğim her şeyi anlatmaktaydı: "Yaşadığın her günü, yarın ölecekmiş gibi yaşa. Farzet ki, bugün senin son günün. Baktıklarını görmeye çalış. Her an hayata alıcı gözüyle bak. Bugün, senin son günün olabilir. Yaşamaya garantin varsa söyle…" Bu cümlelerle anlamam gereken bir gerçek daha vardı: "Ölüm…" ve ölümden önceki–sonraki hayat. Bugün, son günüm olsaydı, nasıl geçirirdim, acaba neler yapardım? Rabbime güzel ve lâyık olduğu şekliyle gitmek için nasıl çabalardım? Belki de bugüne kadar yapamadıklarımın pişmanlığını çok ağır yaşardım. Sahiden neler yapardım? Evet, garantim yok, ne bugüne; ne de içinde bulunduğum şu dakikalara… Oysa unutmuşuz biz insanlar, ölüm gerçeğini… Sadece anlara, dakikalara ve günlere sığan ömürlerimiz geçivermekte. Ve yalnız bu dünya için, sadece buradaki geçici olan hayat için yaşamaktayız. Oysa ebedî bir hayatın ve içindeki güzelliklerin müjdesini veren Rabbimize karşı bir nankörlük değil midir bu? Bize verilen koca kâinat ve sahip olduklarımız… Rabbimizin bize yalnız bu dünyada verdikleriyle yetinmeye çalışmak, ahmaklık olsa gerek! Ebedî bir hayata ve Rabbimizin rızasına da ulaşmış olmak kulluğumuzun gereği oysa. Tüm bunlara rağmen, ben bu dünyanın zevklerine ve heyecanına tutulmuş, bir günden diğer güne savrulup gitmekteydim. Ve acı bir ıstırap duymaktaydım. Zira geride bıraktığım günler hiç de parlak değildi; fakat unutmamam gereken çok önemli bir şey daha vardı: Geçmişteki o hatırlamak bile istemediğim günlerimle yüzleşmeli ve beni o hâlden kurtardığı için Yüce Rabbime sonsuz hamd–ü senâlar sunmalıydım. Bu arada bir şeyi daha öğrenmiştim Asr–ı Saadetten: "Bir gün sahâbe kendi aralarında sohbet ederlerken konu döner dolaşır ve geçmişte işlemiş oldukları günahlara gelir. Kendi kız çocuklarını nasıl da diri diri toprağa gömdüklerini hatırlarlar ve bu hâlden dolayı çok büyük bir üzüntü duyarlar. Sonra kendi kendilerine: "O günleri hatırlayacağımıza keşke ölseydik bundan daha iyiydi…" diye geçirirler. Fakat içinde bulundukları bu durum onları çok derinden etkiler ve Peygamber Efendimiz Sallallahu aleyhi ve Sellem'in kapısını çalarlar, dertlerini anlatırlar: "Yâ Resûlullah, bizler sohbet esnasında geçmişte yaşamış olduğumuz o kötü günleri hatırladık ve o günleri hatırlamaktansa ölmeyi tercih ettik. Bize içinde bulunduğumuz bu hâli açıklar mısınız?" Kâinatın Efendisi: "Bu, imanınızın kemâlindendir." buyurur. Bunu duyan sahâbe derin bir nefes alırlar ve geçmişlerinden kaçmayı değil; yüzleşmeyi, ondan ibret almayı tercih ederler.
|
|
Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
kulum
az güler çok ağlarım...
beni Rab bim ağlatsın...
dostlarım
• ertugrultasci
|